Rüzgar öyle şiddetli esiyordu ki evin camları sallanıyordu. Köyün sahibiydi rüzgar. Bazı geceler iyice zıvanadan çıkar ve herkesi uykusuz bırakırdı. Köyün insanları rüzgarla mücadeleden vazgeçmezler sürekli yeni evler yaparlardı. Vazgeçen yoktu. Rüzgar insanların yüzündeki gülümsemeyi alır yerine yanıklar ve kararmış bir ten bırakırdı, insanlar yaptıkları evlerle her esişinde rüzgarı ikiye bölerdi.
İki katlı evin üst katı sıvasızdı. Çerçeveleri yoktu. Alt katta oturduğumuz anlaşılıyordu. Çırıl çıplak duvarlar, güçsüz birkaç ağaç gövdesi, çirkin bir gri hakimdi her yere. Bu renksizlikte hayal kurmak bile zor olsa gerek. Doğuya bakan iki kare cam vardı alt katta. Perdeleri öyle düzgün kapatılmıştı ki ; içeride yaşam olduğu anlaşılıyordu. Kafesli tel örgüden yapmıştı babam bahçe sınırlarını. Bu küçücük, gri ve rüzgarlı mekanda bir yaşam vardı ve bu mekana sığamamanın belki de sığmaya çalışmanın acısı.
Zeynep , annem. 3 çocuğu var. Ben ve ağabeylerim Ahmet ve Deniz. Davut, babam. İsterse beni anlayabilen tek kişi, eğer isterse.
Dün sabah okula gitmek için hazırlandığım sırada annem çağırdı. Okul çıkışı hemen eve gelmemi istedi. Zaten farklı bir şey yapmıyordum. Özellikle uyarılmam meraklandırdı beni. Büyük ağabeyim Ahmet rahatsızlanmış, doktora gideceklermiş. İyi de ne var bunda! Diye düşünürken bir çeşit mikrop kaptığını ve gizli kalması gerektiğini söyledi babam. Deniz’in sırıttığını gördüm bir an, anlam veremedim. Soranlara babam ve Ahmet’in bir iş için gittiklerini söyleyecektik. Özellikle uyarılan bendim sanırım, küçük olmak susmayı becerememek demek bizim evde. Bu kadar gizli olan şey neydi, gerçekten merak ettim. Evden birilerinin eksilmesi içimi rahatlattı aslında.
Babam ile Ahmet’in evden ayrılmasının ardından akşam yemeği için masaya oturduk. İki ağabeyime de isimleriyle hitap ederim ben, en azından yazarken. Deniz hala kendi kendine gülümsüyordu. Mutluydu sanki. Yüzüne bakıp kalmışım bir an , sesiyle kendime geldim. Tüm küstahlığına rağmen cesaretimi toplayıp neden güldüğünü sordum.
-- Sen işine baksana,
diye kükredi. Yakalanmıştı işte ve sinirlendi. Ben de gülmeye başladım. İyice sinirlendi. Sinirliyken bile yeterince sert değildi. Farkında mıydı acaba kendindeki garipliğin? Saatlerce odasında oturur, kimseyle konuşmaz, elindeki telefona kutsal kitap gibi yapışırdı. Yürürken, konuşurken hatta sinirliyken bile garipti. Ahmet’i sevmezdi çünkü Ahmet kızlarla vakit geçirmeyi çok seven, yakışıklı biriydi ve ondan büyüktü. Ahmet’in sözü geçerdi babam yokken. Yaşa göre hiyerarşinin neredeyse en altındaydı. İyi de gerçekten sevinmiş olabilir miydi bu hastalık olayına?
Annem Ahmet’e çok düşkündü. Onun özel olduğunu biliyordum ve çok üzgündü. Başını bile kaldırmadan tabağındaki yemekle oynuyordu. Bize tepki bile vermedi. Biricik oğluna üzülüyordu.
Bir tiyatro oyunu seyreder gibi seyrediyordum onları. Varlığımın garipsenmediği ama oyunda tek kelime sözü olmayan sahne dekorları gibiydim. Ne acılarını ne üzüntülerini hissediyordum. Sadece seyrediyordum ; ait hissetmemenin acısını geçtim de bazen eğlendiğim bile söylenebilir izlerken. Örneğin şimdi, annemin üzüntüsünü hissetmiyor ama Deniz’in anlayamadığım öfkesiyle eğlenebiliyordum.
-Ders çalışmam gerekiyor ,
diyerek masadan ilk kalkan Deniz oldu. Doğru odasına gitti ve tabii ki kapıyı iyice kapattı. Bu gelmeyin demekti. İçeride ki görüntüyü tahmin edebiliyorum. Elinde telefon , yanında radyo kim bilir hangi hayalin peşinde. Masayı kaldırdım. Televizyonu keyfini çıkarmak için koltuğa attım kendimi. Eminim ki annemin biricik oğluna duyduğu üzüntü, son günlerde azıtmış hastalığını bastıracak ve bu gece beni rahat bırakacak. Ve yine eminim ki Deniz’in iç sıkıntısı bu gece merhemini bulamazsa beni bulacak. Odadan telefonun sessi geldi. Sanırım kendini oyalayacak birini buldu. Birkaç dakika sonra odadan çıktı ve sesinin en gür haliyle, becerebildiği kadar tabii ki,
-Sen ne demek istiyorsun, diye bağırdı. Gülmemek için dudaklarımı ısırdım.
-Ne dedim ki ?
-Ben gülmüyordum
-Öyle mi?
İyice sinirlendi. Söylediği yalanı kabul etsemde etmesemde sonuç değişmiyordu nasıl olsa.
-Gülüyordun yalan söyleme. Beni ilgilendirmiyor zaten.
Elindeki telefonu duvara fırlattı. Belli ki asıl arayan kişiye sinirlenmişti.
-Senden nefret ediyorum! Diye bağırdı.
Sesinin tonu ilk kez korkmamı sağladı. Bir an üstüne gidip gitmemeyi düşünsem de susmayı tercih ettim. Ağzından çıkacak kelimeleri merak ediyordum aslında. Belki sıkıntısının sebebini söylerdi. Sustum ama o hala rahatlamamıştı.
-Her şeyi bildiğini sanıyorsun. Terbiyesiz ve duyarsızsın. Evet gülüyordum. Seni hiç ilgilendirmez.
Öfkesinden kıpkırmızı oldu. Birden iki parçaya ayrılan telefondan ses gelmeye başladı. Sözleri boğazına dizilmişti ama beni değil telefonu tercih etti. Tekrar odasına girip, tüm gücüyle kapıyı çarptı. Hesabımız bitmemişti ,geri gelecekti,bir mucize olmazsa. Koridora doğru baktım, annem nerelerdeydi acaba. Evi dolaştım bir iki dakika , mutfakta oturmuş , elinde üç aydır bitiremediği örgüsüyle çayı demlemeye çalışıyordu. Hiç konuşmazdık biz. Sinirliyken beni bulur ve öfkesini üstüme kusardı, sadece bu kadar. Ona göre kafası çalışmayan , hiç bir işi tam yapamayan ve asla büyümeyecek biriydim. Bazen düşünüyorum da; 3 çocuğu da onu hayal kırıklığına uğratmış. O yine de kaderine razı olup büyük oğlunu kendine amaç seçmiş, onun için yaşamakta. Kötünün iyisi diyor sanırım. Üstelik beni tanımadan. Kendime bir fincan çay alıp odaya dönüyordum, kapıda Deniz’le burun buruna geldim. Yine gülüyordu. Ne tepki vereceğimi düşünürken anlamsız ya da anlamaya çalışan bakışımı yakaladı. Yanından geçip odaya girdim. Oda çay alıp yanıma geldi. Belli ki sular durulmuş, düzenli nefes alıyor ve sakin görünüyordu.
Deniz: Özür dilerim , dedi.
Kulaklarıma inanamıyorum. Arayana teşekkür etmeliyim.
-Sorun değil ,dedim.
Konuşmak istiyor gibiydi ama nereden başlayacağına karar veremiyordu. Ara sıra gözlerimi arıyor ve kibar oturuşunu değiştirip bana bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Evin en küçüğüyüm ama bu adamın garipliğine en yakın olan benim sanırım.
-Okul nasıl gidiyor, diye sordum.
Şaşırdı, beklemiyordu.
-İyi sayılır. Senin nasıl?
-İyi, dedim.
Başlaması böyle zor olan konu neydi, içimi kemiriyordu. Sorsam söyleyemeyecek biliyorum.
-Bir şey söyleyeceksin sanırım , dedim
-Evet, diye atıldı. Eee yarın arkadaşıma gitmek istiyorum. Annem izin vermeyecek biliyorum ama sen beni idare eder misin?
-Ne diyeceğim ki anneme?
-Önemli bir dersi var dersin, işte böyle şeyler.
-Bunu sende söyleyebilirsin.
-Evet ama ben gece de gelmeyeceğim. Bu yüzden evde onu idare edecek biri gerek.
-Hayır! Beni onunla yalnız bırakamazsın.
-Ben de sana yardım ederim ihtiyacın olduğunda. Lütfen çok önemli.
-Neymiş bu kadar önemli olan? Arayan Kimdi?
Birden yüzünde bir öfke dalgası gezdi. Kendini tutmaya çalışıyordu. Dudaklarının arasından fısıltıyla
- Lütfen dedi.
-Tamam, idare ederim dedim.
Baş belası! Nelerin peşinde yine? Yanımda oturmaya devam etti. Fark etmiyordu ama yine gülümsüyordu. Birden ağzımdan kaçıverdi:
-Aşık mısın sen?
-İyi geceler, diyerek odasına gitti.
Ben de odama döndüm. Yarın okul olmaması canımı sıkıyordu. Bu evin içinde bütün gün ne yapılır ki? Dışarı çıkmam yasak çünkü ben küçüğüm hala! Elime kitabımı aldım, bir rus romanı, klasik, Budala. Uyuya kalmışım. Sabahın ilk ışıkları uykumu böldü. Belli ki güneşli bir gün olacaktı ve lütfen rüzgarsız. Kendimi kötü hissediyordum. Sebebini düşünürken gördüğüm rüyayı hatırladım.
Deniz evde yoktu. Annemle ikimiz yemek masasındaydık. Annemin yanında bir kız oturuyordu. Belli ki annem onu tanıyordu ama ben tanımıyordum. Dün akşam, Deniz’in güldüğü gibi gülüyordu masada. Yüzü bir an Deniz’in yüzü oluyor bir an tanımadığım bir kızın yüzü. Anneme bakıyorum ama o benim gördüklerimin farkında değil. Masadaki kız ara sıra bana bakarak –sus- diyordu.
Deniz’i tanımışsınızdır. Benim aklım, o zamanlar böyle çalışıyordu. Hissedip de tanımlayamadığım şeyler vardı. Çok uzun sürmedi anlamam. Nasıl anladığımı da anlatacağım sonra.
Annem; çok uzun zaman beni sevdiğine inandırdım kendimi, çok uzun zaman oldu vazgeçeli inanmaktan. Tedavi gördüğünü, aklının basit ve küflü kıvrımlarını, anlamsız davranışlarını ve içten içe çürüyen benliğini biliyorum artık. Bazı günler evin içinde koşmaya başlar ve eline ne geçerse kırar. Bu anlar onun nöbet anları. Bu saatten sonra kendine bile faydası yok. Her zaman çok sinirli ve adaletsiz. Yüreğimin katılığının tek sebebisin anne. Diğerleri senin ucuz kopyaların. Sevgi sunduğu tek insan Ahmet. Her yaptığımı eleştiren, sadece bağıran aciz bir insansın sen. Sen neyi hak ediyorsun ki? Tüm bunlar senin hediyen, cezan. Sen bu çocukları hak ediyorsun sadece. Ölümcül bir mikrop sahibi Ahmet’i, kaosun dibine vurmuş, cinsiyetsiz bir Deniz’i. Simsiyahsın. Senden vazgeçtiğim günü hatırlıyor musun? Senin için anlamı yok ki hatırlayasın! Üç çocuğundan birini kaybettiğin günü bile fark edemeyecek kadar küflü senin kalbin ve beynin.
Beni sevdiğine inanmakta direndiğim günlerdi. Seni bekliyordum bahçede, işten dönmeni. O gün benim doğum günümdü ve bana alacağın hediyeyi. Bütün gece bekledim, masadayken, televizyona bakarken, yemek yerken, konuşurken bekledim. Hatırlamadın bile, oysa daha bir ay önce Ahmet’in doğum gününde nasılda eğlenmiştik. Yatağımda bekledim, sabaha kadar... Gelmedin, konuşmadın bile. Hatırlamıyor musun? Ben hiç unutmuyorum anne. Senin hayatında değerli olanların arasında değilim. Sende benim için öylesin artık. Seni bu sayfalara yazmak bile gereksiz. Sen adaletsizliğinle ve simsiyah renginle, ancak ben izin verdikçe dolaşabilirsin bu hikayenin içinde.
Güzel bir cumartesi olacak gibiydi. Hava durgun ve rüzgarsız. Üstelik evde sadece Deniz var. Beraber kahvaltı yapmaya karar verdik. Mutluluğu gözlerinden okunuyordu. Kaynayan çaydanlığın eşliğinde sanırım bir saat oturduk kahvaltı masasında. Ona rüya mı anlatsam mı acaba diye düşünüyordum ama vazgeçtim. Sanki rüyalarımı anlatırsam beni tanımalarına izin vermiş olacaktım. Vazgeçişimin birinci sebebi bu. İkincisi ise onları bu kadar yakından tanıdığımı bilmelerini istememem. Evdeki tek eğlence kaynağımı kendi ellerimle kurutmak istemiyorum. Sevilmeyen ama güçlü biri gibi hissediyorum kendimi böylece. Sonunda kelimelerin az kullanıldığı bir sohbet yapmış olduk Deniz’le.
- Ne zaman gideceksin? Dedim.
- Akşama doğru , dedi.
Sessizlik...
- Sesin şu hikaye nasıl gidiyor? Dedi.
- Fena değil
- Beni de anlatıyor musun, dedi
- Bitince görürsün.
-Aldığın bursu değerlendirecek misin? Bence gitmelisin. Dedi.
- Bence de.
-Yani bu evdeki konumunu düşününce, gitmen gerektiğine inanıyorum. Sen burada mutlu değilsin. Bu fırsatı değerlendirmelisin, başka bir fırsatın olmayabilir.
Kulaklarıma inanamıyorum. Oturmuş da benim için düşünmüş birisi var. Üstelik içimi okuyor. Ne zaman açık verdim de böyle anlayabildi içimdekileri? Günde üç cümleyle bunu anlamış olamaz. Tekrar söze başladı.
- Ben de böyle bir fırsat isterdim ve kesinlikle giderdim, dedi.
- Neden ki!
Bir süre sustu.
- Daha rahat olmak için, diye cevapladı.
- Sen bir şey saklıyorsun galiba?
- Saklamıyorum.
Kapalı kutu açılıyor...
- Siz görmek istemiyorsunuz , diye kestirip attı sözü.
- Belki de düşündüğünden daha fazlasını görenler vardır, dedim.
Gözleri gözlerime kilitlendi. Ne sinirli ne de saldırgandı bakışları. Sen misin o anlayan der gibiydi sanki.
- Evet , benim dedim.
- Öyle mi? Hadi çayları tazeleyelim, diyerek masadan kalktı. Bir dakika içinde yine aynı yerinde oturmuş bana bakıyordu. Omuzları çökmüş, nedense yorgun bir hali vardı. Konuşmak ister gibi ama çok yorgun bir ifadeyle oturuyordu karşımda. Rüyamı düşündüm. Kızı ve onu. Kimdi o kız? Neden Deniz’in yüzü ve onun yüzü aynı insandaydı? Aniden ikisinin de aslında aynı kişi oldukları parladı beynimde. Elimin acısıyla kendime geldim. Avucumda ki bardak kırılmıştı ve parmaklarımda kanlar süzülüyordu. Deniz masadan fırladı ve sargı bezini alıp elimi sardı. Tek kelime konuşamıyordum. İşte bu kadar! Bu gece buluşacağı kişi kız arkadaşı değildi. Onun hiç kız arkadaşı olmadı ki! Erkek arkadaşıyla buluşacaktı, erkek erkeğe eğleneceklerdi, pardon ders çalışacaklardı!
- Neyin var? İyi misin, dedi.
- İyiyim, dedim. Seni de yazıyorum hikayeme. En çok seni yazıyorum. Babamı yazarım diye düşünmüştüm ama en çok senden bahsediyorum.
- Okutacak mısın bana?
- Bitince veririm, dedim.
Odama döndüğümde elimin acısından başka bir şey düşünmemeye karar verdim. Tekrar temizleyip, sardım. Kaldığım yerden bir şeyler yazmaya karar verdim ama tek cümle çıkmadı. Okuldan gelen kağıdı tekrar tekrar okudum. Bu benim çıkış biletimdi. Yeni hayatımın başlangıcıydı. Sonunda bu rüzgarlı, gri köyden çıkabilecektim. Hiçbir yakınlık duymadığım bu insanları özler miydim acaba? Arada gelir giderim diye geçirdim aklımdan. Kendimi unutturmayacak kadar.
Salona çıktım. Deniz kahvaltıyı toplamış, gazetelere bakıyordu. Göz göze gelmemeye çalışarak, gazetelerden birini aldım ve koltuğa gömüldüm.
-Acıyor mu? Dedi
-Hayır , daha iyi..
Bu beni bir saat oyalar artık. Yapacak bir şeyler bulmanın sevinciyle okumaya daldım. Sabahki şoku atlatamamıştım hala. Aklıma getirmemeye çalışsamda okuduklarımdan hiçbir şey anlamadım. Onun dünyasını, onu çok sevdiğimden merak ettiğimi sanmayın. 15 yaşında da olsam profesyonelce düşündüğümü sanıyordum. Yazmak için malzeme olacaktı bana. Bu yüzden bir sürü senaryo hazırlamıştım bile. Tanımadığımız yaşamların cazibesi vardı onda. Başka ne olabilirdi ki? Nereye ait olduğunu bilmeyen birine kim yardım edebilir ki?
İşin aslı ben bu şoku atlatana kadar bir hafta geçti. Babam döndü. Ahmet yoktu. Onu kliniğe yatırmışlardı ve durumu pek de parlak değildi. Ardından annem bu üzüntüye dayanamadı ve ağır bir kriz geçirerek hayatını kaybetti. İnanın, yazdığım kadar hızlı geçti her şey benim için. Okul kayıt zamanı gelmişti. Gitmemi istemeyen babam değişen koşullar yüzünden direnemedi ve izin verdi.
Aradan yıllar geçmesine rağmen o evi, çocukluğumu hiç unutmadım. Ara sıra uğruyorum rüzgarlı köye. Her gittiğimde beni gülümseyerek karşılayan iki insan var orada ve hala her gittiğimde gülümsenerek karşılanmama şaşırmadan edemiyorum ve hala hissettiklerimiz ortak değil.
20 Mayıs 2005 Cuma
23 Mayıs 2005 Pazartesi
|